Posted by: ikra on: Eylül 18, 2008
Ramazan geldi geçiyor on yıllardır tv şaklabanları ile sürdürülen absürt tartışmalar devam ediyor. İmanı taklidi değil tahkiki olanlar elbette bunlar itibar etmiyor ancak ne yazıkki kalbi temiz müslümanların işine gelen bu fetvaları kabul etmeleri artık adiyattan…kaynakları zekeriya beyaz,yaşar nuri,gerçi yaşar hoca siyasetten ve şahane hanımdan zaman bulamıyor bu aralar galiba. Bu açıdan zekeriya beyaz çifte mesai yapıyor. Yapsın yapsın.
sakızla oruc bozulur mu bozulmaz mı? sorularını yıllardır tartışıyoruz ramazan içinde. bunların sonunuda şeker bayramı şeklinde noktalıyoruz.
şeker bayramı nedir ya ? ramazanda orucu biz tutalım bunun akabinde bayram yapmaya niyetlenelim bide ne görelim bayramımızın adını değiştirmişler yapmışlar şeker. evet şeker gibi bir bayram ama ramazan bayramıdır bu dini bayramın adı.
şeker pancarlarının bulunuşunu,çikolatanın ilk kez piyasaya sunuluşunu,küp şekerin ilk kez icat edilişini kutlamak için değil koskoca bir ayı Allah emretti diye oruçlu geçiren müslümanlar için yine Allah tarafından verilen bir hediyedir ramazan bayramı. oruç yok,namazdan bi haber, din ve diyanet ile 365 gün kırgın ve küsülü hatta kavgalı ancak 9 günlük tatile dünden niyetli…olsun olsun buna da bişi dediğimiz yok.
demek istediğim ama diyemediğim belkide ertelediğim şey şu ramazan bayramına şeker bayramı diyenlere tüm akide şekerleri,ülker tırtıklı cam şekerleri,kentten bol fıstıklı kalın çikolatalar,eski erzurum küp şekerleri münasip şekilde temasta bulunsun. anladınız siz.illet oluyorum yaf
Posted by: ikra on: Eylül 9, 2008
Ne uslanmaz bir adamdır bu satırları karalayan, bilirmisiniz ey karieler.
Geçenlerde ne büyük bir kabahat işledim sormayın gitsin.
Milyonlarca insanın takip ettiği(!) bir blog`a yorum yapma gafletinde bulundum. Ki bu blogta her yazılan yazı entellektüel takipçileri tarafından inceden inceye müşahade edilip, mülahazaların paylaşmasında yarışa giriliyor. Biliyorum bu ilgi alaka yetmiyor bizim nadide blog`a.
Bu şatafatlı ve alengirili büyüye kapılan fakir,bir yorum da bulundu bu blog`a
Şurada ki yazıya yorum yaptık nacizane, daha sonra vatan hainliğimiz,bölücülüğümüz,Atatürk düşmanlığımız daha bir sürü marifetimiz ve yaftamız oldu
komik tabi.
Böyleleri bir saplantı deryasında yüze dursun, paranoyalarnı seslendirmeye devam eettirsinler.Kelaynaklarımıza zarar vermeyelim iyi davranalım…sayıları çok az..
Suç bizdeki cahil ile kelam etme gafletinde bulunuyoruz.
Ne demiş ?
(tuvana)
Zaman gözünü açma zamanı…
Lider zannedenlere haddini bildirme zamanı…
Binbir emekle kurduğun bu ülkeyi hiç kimsenin yıkmaya gücü yetmez Atam…
Aklımızı başımıza almalı…
Gözümüzü açıp gerçekleri göstermeliyiz…
Sen bu ülkeden yabancıları kovdun ama şimdi bizden zannettiğimiz ikiyüzlü insanlar var…
Türk milleti zeki, bu sınavıda atlatıcaz Atam…
?
Ne demişiz ?
Bu nasıl bir ruh haleti anlamıyorum anladıgımda da üzülüyorum.Doğan Cüceloğlunun “vay benim vatandaşıma” sözü aklıma geliyor. böylelerini görünce vay ki ne vay demeden kendimi alamıyorum…kendi dışındaki herkesi düşman,devletin tek ve yegane kurucusu,kurtarıcısı,yöneticisi olarak görecek kadar paranoya,insanların doğru bildikleri doğru yaptıkları herşeyi sırf kendi doğruları olmadığı için hakir gören ekabiliyette firavunlaşmış bu ruh haletinin kaynağı nedir…orhan pamuğun bir kaç ay evvel bir kitabı eleştirirken kullandığı “mazlum edebiyatı” tabirini insanlar bu kadar mı özümser bu kadar mı içselleştirir.Garip olan bir başka taraf ise şu ki böyleleri heep bir yerlerde köşe başlarını tutmuşlar…
sadece ve sadece sadakatine bakılarak…batıldaki sadakatine.
liyakat namına gram bir görüntü olmayan bu tip kof ve boş insanların farklı farklı tezahürleri türkiyede farklı noktalarda….
kimini sadece beş-on satırlık yazı ile dev bir gazetenin köşesinde kimini sadece ve sadece bayan olduğu için “gel bizim blogta yaz” felsefesinin ürünü olarak böyle platformlarda görmek mümkün…ama tarz aynı nerede bir araç orada halkı,sizden olmayanı ezme fırçalama, ayar çekme dürtüsü ve isteği var. heyhat çoktan bittiniz(bknz: askerin “balans ayarı” tabirine )
Ama Türkiyede hep sessiz çoğunluk,sağduyulu insanlar her daim galip geşmiştir. Tükürseler boğacakları bu azgın azınlığa tahammül etmelerinin yegane sebebi beslendikleri kaynaklar…bizim kaynaklarımız…
batı ve rus meşrepli asla olmamış olmayacak olan ,mebde`si marx ile uzaktan yakından alakası kurulamayacak düzeyde bizden olan bizler, size göre “ötekiler” “yeter” dedi bile…
neyse
–anti parantez olarak; thomas paine`nin sağduyu kitabını günde 3 öğün okumanızı tavsiye ederim nacizane.—
bu yazıda ister yayınlansın ister yayınlanmasın. sonucta bir kişi okuyacaktır… bir kişide yönetici arkadaştır sanırım. olaki içinde bir cız sesi oluşturmuşturuz.
Ne Demişler ?
(pınar)
Vuvvvvvvv bakıyorumda kültür akmış buralara
![]()
Sayın ikra;
2-3 tane ağdalı kelime kullanıp uzunca yazı döşeyip böyle ilgi çekip artistlik yapmaya hiç gerek yoktu aslında … bu ülkenin temel bağlarından biri Atatürk ilke ve inkılaplarıdır. Kimse kimseyi sevmek zorunda değildir ama bu ülkede yaşıyorsanız Atatürk’e saygı duyacaksınız. Ha ben kabullenemiyorum vatan hainiyim, şu bahsi geçen azınlıktan biriyim, bölücüyüm , 2. cumhuriyetçiyim vs gibi pazazitlerden biriyim diyorsanız ne yazık ki evet gerçekten de tükürsek boğulursunuz
![]()
Son zamanlarda Atatürk’e dil uzatmak da pek moda oldu , sanırım ilgi çekmek istemişsiniz sayın İkra.
Ayrıca fazla sağduyu sağlığa zararlıdır
![]()
Site sahipleri ;
arkadaşa da bir köşe verin de hevesini alsın arada bir yazarsa seviniriz doğrusu …
ve son olarak tuvana ;
duygu ve düşüncelerinden ötürü tebrik ediyorum seni ..
Not: yazıya yapılan ilk yorumda edebiyat parçalanmış ama son kelime olan “oluşturmuşturuz. “ un ne anlama geldiğini anlayamadım ?
Bir Diğeri Ne demiş ?
(eko mühendis)
Beş -Altı satırlık bir şiiri içine sindiremeyecek kadar zavallısınız.Benimde içimden vah benim ikra gibi vatandaşıma diye bir seslenişim geliyor nedense.
Beş-Altı satırlık bir şiiri kendi dışındaki herkesi düşman,herkesi ezik gibi algılayan,sadece bayan olduğu için blogda yazı yazıyor diye çirkince bir ithamda bulunan İkra bu blogda kaç tane erkek kaç tane bayan yazarın olduğunu bilmeyen,klasik savunmalar yapan İkra senin gibilerini çok gördük.
Bir de utanmadan nasihat veriyor sağduyulu olun ve kitap okuyun diye;haklısınız sağduyulu olmak gerekiyor.Hani siz diyorsunuz ya birtek siz iyi diğerleri ezik diye biz de diyoruz ki bir tek siz sağduyulu biz vurdumduymaz öyle mi?
Sağ duyulu olalım Akp’ye oy verelim susalım.Artık nedense Deniz Baykal yüzünden bu ülkeden gerçekten Atatürk sevdalıları diğer insanlarla aynı teraziye konuluyor.Nedense Tuvana arkadaşımız bir şiir bloga koyulunca sağduyulu olmamakla suçlanıyor.Artık Atatürkden bahseden herkes burjuva olarak görülüyor.Şunu beyninize yerleştirin biz diğerleri gibi değiliz.
Son olarak sevgili Demokrat arkadaşımızın şu satırlarıyla bitiriyorum.
Kendi oy verdiği partinin yolsuzluklarına ses çıkarmayan seçmenler ve aslında tüm halk,iktidara bu iki yüzlülüğün,bu talanın hesabını sormadıkça Türk siyasi yaşamı,talandan fırsatçılıktan,yolsuzluktan ve iktidarın yandaşlarına ulufe dağıtımından öteye gidemeyecektir.
Sağ duyulu olalım lütfen Atatürk ismini ağzımıza almayalım,eleştirmeyelim koyun gibi yaşayalım…
Ayrıca kimse sadece bayan olduğu için bu blogda yazmıyor bayan yazar istemiyorsanız bunu açıkça belirtin ya da Şeriat rejimini istiyorsanız bu bloga hiç uğramayın.Sizin gibi insanlara tahammülümüz yok…
Son olarak Chp’ye oy vermeyen biri olarak bu satırları yazıyorum.Demek ki Atatürkçü olmak için Chp’ye ,Milliyetçi olmak için Mhp’ye ve de sağ duyulu olmak içinde Akp’ye oy vermek gerekmiyormuş..
Bizim ne dememiz lazım ?
Aslında Hz.Ömerin “Cahile en güzel cevap susmaktır” deyişini düstur edip cevap vermemek gerek lakin işi bizim gafilliğimize bağlayayıp , bir iki noktaya değinelim…günahı boynuma
engin dimağ pınar kardeşimize,
“…..hiç gerek yoktu aslında ” deyip ardı arkasına kendi hezeyanlarını sıralamış belkide pöykürmüş ama bize “gerekli olan” mefhumu bir türlü açıklamamış açılayamamış, ayrıca yorumumun neresinden “vatan haini” olduğumu çıkarmış anlamak mümkün değil. böyle insanları ve böyle insanlar gibi düşünenleri hafif şekilde eleştirmek bile vatan hainliğiyle eş. bu kadar hadsiz ve hudustsuz olabiliyorlar insanlar malesef.
Bir diğer ilginç nokta ise “ödünç kaşımalar“. Roman eleştirisinde çokça kullanılan “ödünç kaşımalar” tabiri şu anlama gelir; bir yazarın romanının herhangi bir eleştrimen tarafından yorumlanması üzerine çokça kullanır.
Eğer eleştirmen romanı eleştirirken klasik şablon cümleleri ötesine geçmeyen ifadeleri kullanırsa bu ödünç kaşımadır mesela.
Romanın karakterlerindeki doğallığa,olayın işleyişine,şu sayfadaki tasvirin güzelliğine yani mevzu bahis olan romanın şahsına münhasır ifadelerden ziyade.
“çok anlamlı çok duygulu çok güzel çok akıcı çok içten gibi” her tarafta kullanılan cümlelerin kullanılmasıdır. ve aslında bu saygısızlıktır.
İşte pınar kardeşimizde tuvanayı ödünç bir şekilde kaşımış ve duygu ve düşüncelerini tebrik etmiş.
hangi duygusunu* hangi düşüncesini? ne demiş ? ne demeye çalışmış? senin eklemek istediklerin neler? çok orijinal bulduğun tarafları var mı ? eleştirecek hiç bir tarafı yok mu ?
bunların yapılabilmesi için başta yazarın sonra yazının ciddiye alınması lazım.
nacizane biz ciddiye alınmaması gerekirken ciddiye alıp bir yorum yaptık suçlu cıktık
)
istidradi olarak şunuda ekleyeyim son dakikada da “ahan açık buldum” havasına girip yarım aklıyla gramer dersi vermeler falanda oldukça komik…
eko mühendis kardeşimize gelince… bu sahiplenme havası, bu koruma tavrıda neyin nesi anlamak mümkün değil. acaba korunacak kadar acizler mi ? babıalinin meşhur yayın yönetmenleri gibi havalara girmek de neyin nesi anlam veremiyorum. ya o niyet okumalar? olayı saçma sapan iç siyasete çekip ajitasyon yapma? ünlü filozof demokrattan iktibas yapıp beni yerin dibine sokma gayretini anlamlandırmak için çok çabalamam lazım geliyor lakin o kadar zamanım yok. varsada bu kadar boş ile ayıracağımdan şüphe ediyorum.olayı beş altı satırlık şiire sıkıştırmak da safdillik değilde nedir? bir cümle yetmez mi bazen bir savaş için ? hoş,ben ortada şiir namına bişide görmedim. şiirmiş..
neyse.. kafi.
Posted by: ikra on: Ağustos 12, 2007
Türkiye 22 Temmuzda demokrasi sınavından gayet güzel bir şekilde geçip başta avrupa birliği olmak üzere tüm dünyaya ülkeyi muz cumhuriyetine benzetmeye calısanlara verdiği cevabı göstermiştir… Başta bürokratik oligarşiye ve kokuşmuş zihniyete karşı insanlar yaz sıcağında koştu oy verdi.. verdiği o oy kimine göre istikrara kimine göre ekonomik reforma kimine göre sağlıktaki değişime kimine göre ise Abdullah Gül için verilmiş bir oydu… Ancak insanlar bence hepsine birden oy verdi. yani Abdullah Gül için oy verenler “Ak parti ekonomide zayıftı” demiyor ekonomi için oy verenler ise “Ben Abdullah Gül`ü desteklemesemde oyum Ak partiye” demiyordu.. Böyle bir çok gözü ve gönlü açık insanın vermiş olduğu oyla Ak parti zirveye çıktı..
Şimdi bu zirve yeri zırvalama yeri değildir.. halkın tokadı 3 kasım seçimlerinde nasıl kendini gösteriyorsa pek tabi 4-5 sene sonra yapılacak seçimdede zırvanın hesabı için tokat devreye girecektir. Şimdi Ak parti Abdullah Gül dışında bir aday çıkartırsa bu tokatın sillesi bence 3 kasımdan da ağır olur ki ilk silleyi basanlardan biride ben olacağımı buradan ilan edeyim.
Son iki üç yıldan beri Türkçemizde iki kelimenin anlamı tamamn değişmiş durumda.. Bunlardan biri Uzlaşma diğersi ise Mutabakat…
Uzlaşma adı altında dayatma yapılıyor… Mutabakat adı altında ise taviz üstüne tavizler sıralanıyor… ve bu iki kelimenin anlamı değişmesiyle olgun demokrasilerde hiç görülmeyen azınlığın çoğunluğa tahakkümü meydana geliyor..evet bir anda “azgın azınlık” “uysal çoğunluğun” tepesine biniyor ve bunun adına da uzlasma tepesine binilen ve ses çıkarmayan anlayış ise mutabakat içersindeyiz diyor…
Uysal atın çiftesi pek olur misali ile bizler uysal çoğunluk olarak bundan sonra bahsettiğim anlamlarda ne mutabakat ne de uzlaşma istiyoruz.. biz adam gibi oyumuzun temsil edilmesini istiyoruz aksi halde tokat şamar geliyor…
Biz inanıyoruzki Abdullah Gül milletin dediklerinden kendine pay cıkarır ve bu koltukta ısrarcı olur ve biz yine biliyoruz ki bu ısrarı ne bir hubbucah (koltuk sevdası) ne de bir hırs meselesidir… Aynı zamanda öyle batı menşeili şovalyelik masallarına inanmayacak kadarda liyakat sahibi oldugunu hissediyoruz sayın Abdullah gülün… eğer bir kahramanlık yapacaksa 2. mehmetin babasına dediği gibi Tayyip Erdogana aynen şunu demeli “ya sen ya ben o koltuğa oturmalıyız ” … Ancak haçlı zihniyetinin zamanımızda tecessüm etmiş hali olan kartel basın tüm çığırtkanlıkğıyla tüm dalavereleri ile bir tezgah kuruyor.. Ancak plan kurucuların en büyük Allahtır.. Allahında bir planı vardır muhakkak.. diyor ve son kez ekliyorum….cumhurun reisi cumhur gibi olmalı… oda Abdullah Gül olmalı…
Posted by: ikra on: Mayıs 23, 2007
| Doğrusu e-muhtırayı okuduğumda gerçek olduğuna inanamadım. Olsa olsa birileri Genelkurmay’ın web sitesini hack etmiştir dedim. Çünkü, darbelerin Güney Amerika ülkeleri gibi üçüncü dünya liginde yer alan ülkelere mahsus olduğunu sanıyordum. Ne yazık ki, yanılmıştım. Websitesi hack edilmemişti, hack edilen demokrasiydi… | |
![]() |
Türkiye’den beş bin km uzakta yaşıyorum. Ancak 27 Nisan’daki e-muhtırayı beş km ötede olmuş gibi kendi dünyamda hissettim. Yıllardır uzaklardan hasret ve hayretle Türkiye’de olup bitenleri takip eden biri olarak bir defa daha aklım allak bullak oldu. Sinir felci geçirdim. Amerikalı dostlarımın içine çıkamaz oldum. Doğrusu e-muhtırayı okuduğumda gerçek olduğuna inanamadım. Olsa olsa birileri Genelkurmay’ın web sitesini hack etmiştir dedim. Çünkü, darbelerin Güney Amerika ülkeleri gibi üçüncü dünya liginde yer alan ülkelere mahsus olduğunu sanıyordum. Avrupa Birliği’ne üye olmanın eşiğine gelmiş modern bir ülkede böyle bir şeyin hayal bile edilemeyeceğini düşünüyordum. Ne yazık ki, yanılmıştım. Web sitesi hack edilmemişti, hack edilen, demokrasiydi. Hack edilen, hukukun üstünlüğüydü. Hack edilen, insan haklarıydı. Hack edilen, gariban Anadolu insanının küresel dünya vatandaşı olmaya yönelik çabalarıydı. Hack edilen, Türkiye’nin son birkaç yılda kıskanılan gelişmişliğiydi.
Amerikalı dostlarım, demokratik bir ülkede askerin nasıl sivil otoriteye muhtıra verebileceğini anlamakta zorluk çekip benden yardım istiyordu. Oysa, ben de onlar gibi cevapsız birçok soruyla dolaşıyordum birkaç gündür: Demokratik ve hukuk devletinde nasıl böyle bir şey olabilirdi? Babasının hayrına değil, milletin verdiği vergilerle millete hizmet eden ve vatanı düşmandan koruyan “vatan bekçileri” nasıl olur da millete silahını yöneltip, onu tehdit edebiliyordu? Dininin gereğini yaşayanları tehdit görüp onları düşman ilan ediyordu? Milletin özel yaşamından rahatsız olup, onu tenkit ediyordu? Anayasa’nın bir ilkesini korumak bahanesiyle, Anayasa’yı katletmeye yelteniyordu? Demokrasi içinde doğan ve çok sesliliğe, tarihte eşine rastlanmayan bir oranda, imkân sağlayan modern bir aracı kullanıp, demokrasiyi yok etmek ve farklı sesleri kısmak istiyordu? Bilgi çağının otobanı olan interneti, toplumu ileriye götürecek maksatlar için kullanmak yerine, otuz sene geriye götürecek çağdışı bir maksat için kullanıyordu? Nasıl olurdu da, küresel dünya vatandaşları yirmi ışık yılı ötede keşfedilen yeni bir gezegene gidilip gidilemeyeceğini konuşurken, Anadolu insanı bir kere daha askerî darbe tartışmalarıyla meşgul oluyordu?
Hacklenen demokrasi…
E-bildiriyi okurken yukarıdaki sorularıma cevap bulacağımı umuyordum. Oysa, sorularıma cevap bulmak şöyle dursun, e-bildiri başka birçok soru getirmişti aklıma. Bildiride, laikliğin çiğnendiği iddia ediliyordu. Aslında bildirinin kendisi laikliği çiğniyordu. Çünkü, laiklik dinsizlik değil, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıydı. Dinin devlete, devletin de dine karışmamasıydı. Oysa, bildiriyi yazanlar dinini yaşayanlara karışıyordu. Benzer bir bildiriyi Pentagon yayınlasaydı, eminim buradaki mahkemeler, laiklik ilkesine aykırı diye, bildiri sahibini mahkum ederdi. Bütün gazeteler, din ve vicdan hürriyetine müdahale diye, bildiriyi tenkit ederdi. Bütün siyasi partiler, demokrasi katili diye, bildiri sahibini millete şikâyet ederdi. Oysa, gariplikler ülkesi Türkiye’de mahkemeler, darbe planları yapan suçlulara ceza vermek yerine, onları ifşa ve ihbar edenlere ceza veriyordu. Birçok gazeteci, milletin sesi olup, hak ve hürriyetleri savunmak yerine, darbecilere dellallık yapıp, hürriyetlerin kısıtlanmasına zemin hazırlıyordu. Yaşamını demokrasiye borçlu olan siyasi partiler, demokrasinin darbeyle katline destek veriyordu.
e-bildirideki muhtıra gerekçelerini okuyunca, laiklik ilkesini anayasal güvence altına alan ve dünyanın en güçlü ordusuna sahip olan Amerika’da gördüklerim ve yaşadıklarım gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Niye burada benzer bir muhtıra hayal bile edilemiyordu? Oysa, Amerikan ordusu, isterse, darbenin en âlâsını yapabilirdi. Ancak, şu garabete bakın ki, Amerikan ordusu kendi toplumunun ilim ve teknolojideki liderliğine, her gün yeni keşifler yaparak, internet başta olmak üzere, katkıda bulunurken, Türk ordusundaki darbe ihtiraslıları her seferinde darbe yapmanın başka bir yolunu keşfediyordu. Doğrusu, e-bildiride muhtıra sebebi sayılan şeylerin yüzlerce kat daha katmerlisi yaşanıyor Amerika’da. Hıristiyan, Yahudi, Müslüman cemaatler, ilkokuldan üniversiteye kadar her seviyede okullar açıp, çocuklarını kendi inançlarına göre yetiştiriyorlar. Laik sistem, dindar insanların bu teşebbüslerine engel olmadığı gibi, bu okullarda verilen eğitime, okutulan kitaplara, görevlendirilen öğretmenlere hiçbir şekilde karışmıyor. Öğretmen ve öğrencilerin kıyafetine müdahale etmiyor. Üniversiteler cemaat okullarından mezun olan öğrencilere kapılarını kapatmıyor. Laik ordu, dinî cemaatlerin örgütlenip, kendi inançlarına uygun faaliyetler düzenlemesine karışmıyor. Laik devlet, farklı din mensuplarının dinlerini bireysel olarak yaşama ve toplumsal alana taşıma faaliyetlerini laikliğe karşı bir tehdit görmüyor. Aksine, bu tarz faaliyetleri laikliğin verdiği din ve vicdan özgürlüğü teminatının parçası olarak algılıyor.
Türkiye’yi üçüncü lige reva görenler
O halde niye “darbe”, “muhtıra” gibi kavramlar Amerikalının lügatinde bile yokken, Türkiye’de herkesin ağzında ciklet gibi dolaşıyordu? Amerika’da insanların büyük ekseriyeti genelkurmay başkanının ismini bile bilmezken, nasıl oluyor da Türkiye’de çocuklar bile genelkurmay başkanının adını sayıklıyordu? Amerika’da rütbesi ne olursa olsun, milletin vergileriyle millete hizmet edenler “milletin hizmetçisi” olarak görülürken, nasıl oluyordu da, Türkiye’nin devrim yasalarına aykırı olduğu halde, başbakan bile beş yıldızı olan bir generale “paşam” deyip emri altındaki bir askerî bürokratı kendine paşa yapıyordu? e-muhtıradan sonra bu gibi sorular da geldi aklıma. Doğrusu Amerika’ya geldiğim ilk günden beri kendime sorup duruyorum: Amerikalıları dünyanın hiper gücü haline getirip, Anadolu insanını asırlarca üçüncü ligde bırakan nedir acaba? Amerikalıların neyi fazlaydı? Ya da insanımızın neyi eksikti?
Elbette bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Birçok farklı cevap verilebilir. Ancak şimdiye kadarki gözlemlerim ve okumalarım iki faktörün çok belirleyici olduğu kanaatini verdi bana: 1) Bireysel ve sosyal alanda sağlanan düşünce ve teşebbüs hürriyeti. 2) Bilimsel, teknolojik ve ekonomik gelişmenin lokomotifi olan üniversiteler. Birincisi, Amerika’nın ilerlemesine zemin hazırlayan tren rayları fonksiyonu görürken, ikincisi de, Amerika’yı, küresel yarışta önde götüren lokomotif foksiyonu görüyor. Tren ve rayların birbirini tamamlaması gibi, bu iki dinamik de birbirini tamamlayarak, Amerika’nın hızlı ilerlemesini sağlıyor. Düşünce ve teşebbüs hürriyeti ile üniversiteler karşılıklı etkileşim içinde Amerikan toplumunu liderliğe taşıyor.
Amerika’da düşünce ve teşebbüs hürriyeti, ailede başlayıp, okulda verilen eğitimle kuvvetleniyor. Hem ailede, hem de okulda, dayatmacı bir anlayış yerine, bireysel farklılığın zenginlik sayıldığı, çoğulcu ve katılımcı bir anlayış hakim. Bunun en açık örneği, anne-babanın bile evladı üzerinde zor kullanarak kendi doğrularını empoze etme hakkına sahip olamamasıdır. Kimileri bu özgürlükçü kültürü, şahsi arzularını her türlü şekilde tatmin etmek için bir araç gibi kullanırken, kimileri de, bunu fıtratlarındaki sonsuz kabiliyetleri filizlendirmek için mümbit bir zemin olarak değerlendiriyor. Bu hürriyet zeminine ekilen kabiliyetler, dünyanın dört bir yanını saran ilim ve teknoloji ürünlerini netice veriyorlar. Bu hürriyet zemininin üzerinde yürüyen Amerika hızlı treninin lokomotifi olan üniversiteler ise, dünyanın her tarafından ithal ettiği “beyin yakıtını” kullanarak, ilim ve teknoloji yarışında yüksek hızla ilerliyor. Türkiye gibi ülkeler ise halen eski raylar üzerine yürüttüğü kömür treni ile yarışı en geride takip ediyor. Daha da kötüsü, toplumu peşinden sürükleyen lokomotif olması gereken üniversiteler, toplumun ilerlemesine mani olan hantal vagonlar gibi Türkiye treninin hızını kesiyor. Oysa Amerika’da üniversiteler, her türlü düşünce ve inanç hürriyetini tesis ederek, öğrencilerin hür bir zeminde kabiliyetlerini geliştirmesine yardım ediyorlar. Aslında modern toplumlarda inanç hürriyeti, düşünce hürriyetinin parçası haline gelmiştir. Çünkü inancını özgürce yaşayamayan insan zihnen kilitlenir, etkin olarak ilim ve teknoloji meyvelerini verecek düşünceler de üretemez. Yasaklara karşı düşünceler geliştirmekle meşgul eder zihnini. Kabiliyetlerini inkişaf ettiremez. Başta Einstein gibi büyük beyinler olmak üzere, kendi öz yurdunda baskı altında tutulduğu için çorak kalan kabiliyetlerin, Amerikan toprağında ekildiğinde ilim ve teknoloji ürünü vermesinin sırrı budur. Aslında Anadolu insanı, kabiliyeti ve zekâsı itibarıyla, Amerikalılardan geride kalmaz. Azim ve gayreti yönüyle de fersah fersah ileridedir. Ancak, insanımızı muasır medeniyetin gerisinde bırakan şey, düşünce ve teşebbüs hürriyetine her on senede bir inen darbe ve muhtıralardır. Lokomotif olması gerekirken, bozuk vagonlar olup, Türkiye trenini raydan çıkarmaya çalışan üniversitelerdir.
Ne mutlu Türk’üm ‘diyebilene’…
İşte, e-muhtıra Türkiye’de düşünce ve teşebbüs hürriyetine bir tehdit olduğu için beni rahatsız etmişti. Küresel yarışta ilerlemeye başlayan Türkiye treninin yoluna dinamit koyduğu için sinirlerimi tahrip etmişti. Türkiye trenini önde götürecek enerjiyi boş yere heba ettirdiği için canımı sıkmıştı. Anadolu’daki gariban insanın servetinin yarısını, yeni bir ekonomik krizle, elinden çalacağı için beni mutsuz etmişti. Ne gariptir ki, e-muhtırayla birlikte olup bitenlerin bana verdiği acıyı dışarıya yansıtıp, mutsuz olduğumu söyleme hakkımı da elimden alıyordu. Çünkü, e-muhtırayı yazanlar, “Ne mutlu Türk’üm” demeyen herkesi düşman olarak gördüğünü ilan etmişti. Ancak, Amerika’da yaşayan biri olarak iki sebepten dolayı “Ne mutlu Türk’üm” diyemiyordum. Birincisi, e-muhtırayı dinlesem, ya her gün karşılaştığım Amerikalı dostlarıma “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü ezberletmeli veya onları düşman ilan etmeliydim. Çünkü, e-muhtırayı yazanlar, etnik olarak Türk olmayan herkesi, Amerikalılar da dahil olmak üzere, düşman ilan etmişti. İkincisi, etnik aidiyetimden dolayı mutlu olmamı emreden e-muhtıra, paradoksal bir şekilde, mutluluğumu alıp götürmüştü.
Üzülerek belirteyim ki, e-muhtıradan sonra, Amerikalı dostlarımın arasına çıktığımda, Türkiyeli olduğumdan gurur duymak şöyle dursun, utanıyorum. Çünkü, Anayasa’yı koruma gayesiyle Anayasa’yı çiğnemenin ne demek olduğunu izah edemiyorum. Çünkü, milletin vergisiyle millete hizmet etmesi gerekenlerin süngü gücüyle millete kendi ideolojilerini dayatmasını izah edemiyorum. Çünkü, Hz. İsa’nın (as) doğum gününü resmi tatil yapıp (Christmas günü) özgürce peygamberlerinin doğum gününü kutlayanlara, Türkiye’de Peygamber’inin doğum gününü kutlayanları bahane ederek muhtıra vermenin nasıl mümkün olabildiğini izah edemiyorum. Çünkü, laikliği dinsizlik olarak algılayıp, laikliği koruma adına, dinini yaşayanlara müdahale ederek laikliği çiğneyen sözde laiklerin çelişkisini izah edemiyorum. Çünkü, evladına bile zor kullanarak kendi inanç ve ideolojisini dayatmanın hapis sebebi olduğunu bilenlere, dipçik zoruyla topyekun bir millete kendi ideolojisini dayatanların çağdışı zihniyetini izah edemiyorum. Çünkü, kendi yaşam tarzına müdahale eder paranoyasıyla, başkasının yaşamına müdahale edenlerin riyakârlığını izah edemiyorum. Çünkü, elinden servetini ve hürriyetini alıp, insanları sözde mutluyum demeye mecbur eden zihniyetin çarpıklığını izah edemiyorum. Çünkü, Amerika’ya gelince farklılıkları zenginlik olarak gören, Türkiye’ye dönünce herkese tek tip elbise giydirmeye çalışan sözde aydınların menfaatperestliğini izah edemiyorum. Çünkü, vatan ve millet edebiyatı yapıp, ülkenin enerjisini boş yere harcayıp, temel dinamiklerine bomba koyanların, sahte vatan sevgilerini izah edemiyorum. Çünkü, “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü diline pelesenk yapıp, içerde ve dışarda çatışma çıkarmak için uğraşan sözde barışseverleri izah edemiyorum. Çünkü, “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü söylemeyen veya söyleyemeyen milyarlarca insanı düşman ilan eden ve onların ebediyen düşman kalacağını söyleyen kafatasçıları izah edemiyorum.
Üzülürek itiraf ediyorum ki, e-muhtıradan sonra, “Ne mutlu Türk’üm” diyemiyorum. Bütün bu olanlardan sonra, sözde değil, özde “ne mutlu Türk’üm DİYEBİLENE!” Ne mutlu Türkiye’de yaşananları kendi dünyasına taşımayana! Ne mutlu, bilişim teknolojisindeki devrimle, avuç içi kadar küçülen dünyada, ufkunu dünya kadar büyütene! Ne mutlu etnik, dinî ve kültürel farklılıkları zenginlik olarak görüp, küresel dünya vatandaşı olmaya çalışana! Ne mutlu, kendisinden farklı olanı düşman görmeyi bırakıp, herkesi, hatta her şeyi dost görene!
FLORIDA AGRICULTURAL AND MECHANICAL ÜNİV. ÖĞRETİM ÜYESİ DOÇ. DR. FURKAN AYDINER
Posted by: ikra on: Mayıs 14, 2007
Efendim… Asrın adamı aslında asrın hastalığını bulmuş teşhisde koymuş lakin bunu bugün ne gören var ne de uygulayan…
Demişki esas olan tahkiki imandır, taklidi değil. işte bizim bugün üzerinde durmayı planladığımız konu budur. Tahkiki iman…
Yaz mevsiminin gelmesiyle beraber açılıp saçılan vatandaşlarımızın arasına bu yıl başı örtülü kardeşlerimizde katıldı. Çok enteresan değil mi ?
Eğer istanbul-izmir-ankara gibi büyük şehirlerde yaşıyor ve şehir merkezlerine şu sıralar uğradıysanız sizde şahit olmuştursunuz bu duruma…
Kızlarımızın başları sıkı sıkı rengarenk eşarplarla bağlı tek bir tel saç görünmüyor fakat ne hazindirki giydiği etek dizlerinde ve bacaklarının yarısı çıplak olarak ortada…
Nedir?
Saçlar örtülü elhamdulillah..lakin aşağısı? Dar bir badi tişört ya da gömleğimsi bişi , olmadı hırka .vs vucut hatlarını olacanca açıklığıyla gösteren elbiseler ve daha kötüsü diz kapaklarına kadar gelen bir etek ve çıplak bacak sokaklarda gezinenleri gördünüz mü?
Ben gördüm… şimdi enteresanlığa bakın. kızın saçları kapalı geri her taraf açık. Bacaklarını teşhir etmekten çekinmeyen birisinin neden türban taktığını hala tam manası ile anlamış değilim…
Böyle giyinenler ya başörtüsüne hakaret için kasti bir davranış içindeler ya da başörtüsünü neden taktıklarını bilmiyorlar.
Saçları göstermek haramda bacakları göstermek müstehap mı? sevap mı? mübah mı?
Bu tarz kızlar-kadınlar doğmuşlar bi bakmışlar anneleri türbanlı bu yüzden türban takmışlar sonra biraz büyümüşler bi bakmışlar başka kız arkadaşları mini etek dar pantolon dar badi giyiniyor. Bu sefer çıplak bacakla etek ve dar badi giyinmeye başlamışlar ve ortaya böyle bir tezat oluşmuş. Üst taraf anne alt taraf çevre…
İşte bunun sebebi bilinçsiz olarak yaşanılan islamdır. Kızlarımıza türban takmasını söylerken , türbanı neden takması gerektiğini niçin söylemiyoruz?
Tesettürlü olmak sadece vucudu kapatmak manasına gelmediğini ve dolayısı ile kapalı olsunda dar olsun, ilgi çekici olsun,tahrik edici olsun farketmez mantığınız aptallıktan öteye gitmediğini söylememiz gerek..
Dahası…
Tesettürlü bir bayanın hareketlerinde dikkat etmesi gereken husular olduğunu söylemeden hicap etsemde yazmadan edemeyeceğim…
Mesela tesettürlü bir kadın parkta erkek arkadaşı ( ! ? ) , sözlüsü nişanlısı ya da kocası ile öpüşemez…. kahveye gidip okey oynuyamaz…ahlaksız şekilde konuşamaz… he bunu başı açık kardeşlerimizde yapmamalı ama tesettürlü kardeşimiz hiç yapmamalı…(bunlar gördüğüm şeyler)
Böylelerini görünce bazen yüzüne tüküresim geliyor sonra “israf haramdır” ayeti aklıma geliyor..dizginliyorum kendimi..
işte burada taklidi ile tahkiki imaın farkı ortaya çıkıyor… kızlarımızı okutalım ama ilk önce okunması gereken şeylerden başlayarak…başta kendimiz okuyarak… anne babamız müslüman diye müslümanım demeyelim…nedir bu islam nedir bu iman ne dir bu ibadet nedir bu itikat v.s soralım cevap bulalım ve hayatımıza yansıtalım aksi halde tükürüğe bile layık olmaz aşağıların aşağısına düşersiniz düşeriz.….
Posted by: ikra on: Ocak 17, 2007
Bismillah diyelim…nede olsa her hayrın başıdır…biz dahi onla başadık ![]()
Bloglar dünyasına… bir adımda biz atalım bakalım…
hadi hayırlısı…
Son Yorumlar